10 Şubat 2012 Cuma

bence çıplaklık

 "You know, sex is actually not so original as the way people love or the stories behind each relationship, which is what you remember. Sex is sex in the end." Jane Campion

25 Mart 2011 Cuma

doğrunun hatası

Toplumun doğrularına göre yaşamayı kabullendiğimizden beri hayatımız kendimize karşı hatalarla dolu

Şimdi ben burada olsam... dediğimiz ve hislerimizi ketsiz yaşadığımız bir dünya mesela... Ah çocuk sen büyüme emi.

8 Mart 2011 Salı

Bugün yıllar öncesinden bir kadın

Tina Modotti 20. yüzyılın kadın fotoğrafçıları arasında önemli bir isim.
Gerçek ismi Assunta Adelaine Luigia Modotti Mondini. 17 Ağustos 1896'da Kuzey İtalya'da bir kasabada doğdu. Tina henüz 12 yaşında iken bir ipek fabrikasında çalışmaya başladı.Daha sonra babasının ve ablasının yanına New York'a gitti. 
Çalışıyor olmasına rağmen Tina, zamanının büyük bölümünü tiyatro ve operaya ayırıyordu.

1915'teki "Panama-Pasifik Sergisi" eserleri, başka dünyanın kapılarını ona açtı. Sergide Amerikalı şair ve ressam Roubaix de I'Abrie Richey ile tanıştı. 17 yaşında yerel tiyatro prodüksiyonlarında seçmelere katılmaya başlamıştı.  1918'de Robo ile birlikte Holywood'a gitmek üzere yola çıktılar.
1919'un ortalarında, "Tiger's Coat-Kaplanın Postu" adlı filmde başrol oynadı. Fakat sinemanın olanakları ona yetmedi ve diğer sanat dallarını takip etmeye başladı. Girdiği sanat ortamları sayesinde Amerika'lı fotoğraf sanatçısı Edward Weston'unla tanıştı.Weston da dahil pek çok erkek, Tina'ya aşıktı. Edward Weston ile yaşadığı ilişki srasında Meksika'daki kocası Robo öldü.
1923'de Weston'un da desteğiyle Tina ciddi anlamda fotoğrafla ilgilenmeye başladı. Birlikte o zamanlar sanatsal ve politik olarak hareketli bir dönemde olan Meksika'ya gittiler. Burada fotoğrafçılığını büyük ölçüde ilerleten Tina ilk sergisini Weston'la birlikte açtı. İlişkilerinin bitmesinin ardındansa ço farklı politik kulvarlara yöneldiler. Tina tam bir devrimci, Wetson ise bir anti - komünist oldu.






Bu sıralar Tina, fotoğraflarında toplumsal ögeleri ele alıyordu.Bünyesinde yer aldığı örgütler ve Kominist Parti'den sevgilisi Xavier Guerrero fotoğraflarındaki siyasi duruşu algılanır biçimde etkiledi. Daha sonrasında da siyaseti hiç bırakmadı. El Machette dergisi için fotoğraf çekmeye başladı. 



Sevgilisi Guerro'nun 1929'da öldürülmesinden sorumlu tutuldu. Böylece üyesi olduğu Komünist Partisi'nin adını karalamak için sıkça kullanıldı. Hem tehlikeli bir kadın hem de bir katil olduğunu iddia edenler tarafından yerildi.19309'da Berlin'e sürüldü ve o kültürle uyuşmayan fotoğraf anlayışı sanatının seyrelmesine Rusya'da da tamamen yok olmasına neden oldu.


Rusya'da fotoğrafı bırakması ve yaşadığı ajanlık dönemi sonrası girdiği ağır depresyon yıllar sonra farklı bir Meksika'ya dönmesi kendisinin de bambaşka birine dönüşmesine neden oldu. 
Tina Modotti 5 Ocak 1942'de kalp krizi sonucu öldü. Ancak o dönemde ölümünün suikast olduğuyla ilgili söylentiler ölümünü de olaylı kıldı.





Kadın olmak - Kadının sanatçı olması - Kadının düşünmesi - Kadının taraf olması... her devir sorun oldu. Bugün etrafımıza ve geçmişteki kadın sanatçılara baktığımızda sanki bu sorunları kutluyor gibiyiz..


31 Aralık 2010 Cuma

Sevdiğimiz zamanlarımız ve yeni bir yıl

Etrafımda gördüğüm herkesin dış dünyada ritmi aynı:
sabah oluyor akşam oluyor
pazartesi oluyor cuma oluyor
ayın başı oluyor sonu oluyor
2010 oluyor 11 oluyor

Zamanla ilgili söyleneler aklımda:
Zaman sana uymazsa sen zamana uy
Vakit nakittir
Terazi tartıyla, herşey vaktiyle ölçülür.........

Bu kadar baskı altında kalbim sıkışıyor. Halbuki toplumun uyguladığı zamanın içinde insanların iç zamanı yok. Her insan başlı başına kendi zaman parametreleriyle yaşar:
Farklı sürede öğrenir, bazı şeyleri hiç öğrenmez.
Farklı vadelerde karar verir.
Farklı yaşlarda evlenir - boşanır.
Farklı yaşlarda ölür...

Toplum her ne kadar eğitim yaşı - iş yaşı - doğurganlık yaşı - gençlik yaşı ile etrafımızı sarsa da "hissettiğimi yaşamak için hissettiği yaşta kalmalıyım" demek lazım. Hiç spor yapan biri kendini yaşlı hissettiğini söyler mi? Yaşından ötürü yorgun hissedebilir ama yaşlı hissetmez. Hiç yaşlı bir insanın üniversite arkadaşıyla sohbetine tanık oldunuz mu? O enerji sizin arkadaşınızla kurduğunuz enerjiye o kadar benzer ki hayret edersiniz.
Bazı şeylerin yaşı yoktur. Sevdiğiniz işi yapmanın da yaşı yoktur. O kadar seversiniz ki iş olarak bile görmezsiniz. Mutluluktur sizin için. Derler ya sevdiğin işi yap ya da yaptığın işi sev. Zamanla ilgili bir çok sözden daha önemli geliyor. Pek mi mümkün bilmiyorum ama kim bunun olmasını istemez ki. Sadece isteklere ayıracak vakit yaratayım derken duvarlara çarpmak bozuyor herşeyi. Ama inanıyorum bir yolu vardır. Belki bakış açımızı değiştirerek...

Ben sevdiği işi yapan, sevdiği uğraşlara vakit ayıran insanları gördüm mü mutlu oluyorum. Ve gelecek sene için de herkese mutlu olduğu yerde olmayı temenni ediyorum.
Herkese bol kıymetli zamanlı ve umulmadık mutluluklarla dolu iyi sen(e)ler!

24 Aralık 2010 Cuma

Camille ve bahçedeki toprak

Bir kadın deliliği toprak, toprağı insan gibi yoğurur mu? 
Bu şekilde başlayıp dahasını yazmak istiyorum fakat yazdıklarım çok ipucu verir ya da anlatır hikayeyi diye korkuyorum.
Bu gece iyi, herkesin anladığı birinci tekil anlamıyla iyi bir performans izledim. Camille Claudel'in hayatını konu alan bu oyun her anlamda iyiydi.  Oyunun yazarı Eda Erdem'in anlatımı da dahil her şey incelikli düşünülmüştü bir kere:

Dekor ne bir eksik ne bir fazlaydı ve ışık desteğiyle çok güzel bir noktaya taşınıyordu. ( Aykut Beysi'nin ellerine sağlık)
Kostüm verilmek istenen imajı vermekten ötede dikkat çekmeyen ve bu sayede doğru dedirtecek incelikte seçilmiş ve dikilmişti.
Video art yoluyla anlatılan sanat - aşk ve benlik ilişkisi ( bu şekilde üstü kapalı geçiyorum izlemek isteyenlere mani olmamak için.) çarpıcı, derdini anlatan kurgusuyla oyunda taşıyıcı bir yerde duruyordu.
Oyun üzerinde yarattığı yorumu efekt - müzik - video çalışması ve oyun yönlendirmelerinden olduğunu tahmin ettiğim sahnelerde taşıyan yönetmense Kaan Basmacıoğlu.

Ama asıl taşıyıcı Ebru Atilla Sagay tüm bunları sahnede taşıdı, kullandı, vurguladı, ördü, yoğurdu...
Ebru'nun performansı öyle mukayese kabul eder cinsten değil. Şahsına münhasır, içinde kaybolunan, ışıl ışıl, hüznünde bile enerji dolu ve izlediğim başka tek kişilik performanslarla pek kıyaslamak istemediğim kadar iyi. Kıyaslamak istemem çünkü çok farklı. Oyunun ritmini, yerleşimini, zaman geçişlerini elinde tuttu sürekli. İfadelerin hatta deliliğin - aşkın - hüznün - sanatın başladığı noktaların ve kısım kısım değişimin ileri geri sarmalarını çok güzel verdi.

Aklıma oyundan sonra yazmak için çok satırlı cümleler geliyor ama Eda Erdem'in cümlelerinden sonra bunu yapmak istemiyorum. Sadece oyunun sonuna gelicem:. Bir anda o heykellerin arasında çağrışımlar diyarına sürüklendim:

Hatırladığım bir Kapadokya gezisinde ışıl ışıl bir kız vardı. "Kapadokya" - "topraktan yoğurulanlar" ve Ebru... Hayat pek tuhaf. Oyunun sonunda gözlerim dolarak tebessüm ettim. Bir kadın benliği ve iradesiyle heykeli, bir diğeri tiyatroyu seçmiş.

Dip not: Çıkarken kulağıma bunun mutlaka reklamı yapılmalı diyenler oldu fakat malesef tiyatro sadece tiyatro severler içindir. Eğer İzmir'deyseniz veya yine İstanbul'a turnesi olursa takip edip izlenmeli. Mutlaka ama...!

Fren mesafesi veya hayat

Motosiklet kullandığım zamanlarda öğrendiğim güzel bir söz vardır: "Ne kadar hızlı gittiğini frene basınca anlarsın".

Mesafe ölçümü ile dengelenen, diğer yandan aracın manevra ve kabiliyet dahilinde hareketlerini planlamanızı gerektiren belirli değişkenler vardır. Mesela, yolda kendinize belirli bir nokta seçin. Önünüzdeki araç o noktayı geçtikten sonra 5 saniyeye denk gelecek şekilde sayın. Eğer 5'i bitirmeden aynı noktayı siz de geçerseniz aradaki mesafe azdır ve bu tehlike yaratıyor demektir. Bitirince geçiyorsanız yola devam. Ancak sıkıntımız burada bitmedi: Kendini, çok değil, 500 cc sanan bir 125 cc motorunuzu 120 ile titretiyorsanız o ince tekerlekler öndeki araç fren yaptığında sizi önce asfalta oradan da sürüklenerek o aracın tamponu altına yollayabilir. Biraz şanslıysanız jilet gibi kesen bariyerlere dikey bir açıyla çarpar ve kırıklarla kurtulursunuz. O da korumaları takmak kaydıyla. Yok montunuz botunuz falan eksikse asfalt yanığı iyileşmiyor. Kask da eksikse asfalt yanığı son probleminiz.

Yani burada önemli olan ilk nokta kişisel donanım. Motosikletin üzerindeyken eldiven - kask - mont - bellik - pantalon - bot... tam tekmil hazır olmak. Hatta uzun süre kullananlara ileride işitme kaybı yaşamamaları için kulak tıkacı tavsiye ediliyor. Demek ki neymiş, yola çıkarken kendi güvenliğini sağlayacak donanımı sağlamak gerekiyor.

Kişisel donanımdan sonra gelelim alt yapı yani motosikletinize. Alt yapının en önemli yönü donanımı destekleyecek kabiliyetlere sahip olmasıdır. Yani motosikletinizi bu anlamda kabiliyetli yapan tek şey büyüklüğü değildir. Manevra kabiliyeti, yol tutuşu, titreşimi size hissettirmeyecek motor hacmi ( gerçi o hep hissediliyor ) , fren sistemi ( mümkünse ABS'li olmalı ), koruma demirleri ( düşme anında bacağın motorun altında kalıp kopmasını engeller o bakımdan...), arka ve yanlarda case'ler yani bagajlar ( yeri geldiğinde onlar da koruyor ama tek kişi binin, aksi halde arka case düşme anında ardçı dediğimiz sürücü arkasındaki kişinin motordan kurtulmasını engeller). Diyelim ki motor da donanımlı, o zaman güvenlik bir ölçüde artıyor ve size hem konfor hem de rahat bir sürüş sağlıyor. Sürüş esnasında yüzümüzü güldüren bir şeydir bu.

Bu koşullarda çıktınız yola. 5 saniyelik güvenli sürüş mesafesini de koruyorsunuz... Geldi sıra güvenlik çemberine. Güvenlik çemberi çok hayati, bildiğiniz gibi değil! Etrafınızdaki her şey size belirli bir mesafede durmazsa yer yön koordinasyonu riske girdiğinde önce çemberden sıkıntıya düşersiniz. Bu yüzden daraltmamaya dikkat etmek lazım. Nasıl olacak? Etrafınızdaki tüm araçlar ve cisimlerle aranızda belirli bir mesafede kalmaya çalışın. En sağ şeritteyseniz bariyerle bile mesafeli olun. Oluşabilecek kontrol dışı bir durumda risk yaratmaması için özen gösterin.

Kişisel güvenlik - motosiklet güvenliği ve yol güvenliği tamam. Peki gaza basmanın vakti midir? Vaktidir. Ama o gaza çapınız kadar basmalısınız, asla unutmayın.

Zira çok hızlıysanız ve frene basınca bunu fark edenlerdenseniz ya hayatınızda ilk defa hız yapıyorsunuzdur ve bu tecrübesiz haller sizin en yakındaki cisme çarpmanıza neden olur ya da motorun gaza gelme vitesine atmışsınızdır yine neticede en yakındaki cisme çarparsınız.

Kısaca o gaz var ya o gaz... dikkat etmezseniz canınıza mal olmasa da değerinize, sağlığınıza, vırtınıza zırtınıza mal olur. Dikkat, burada en önemli nokta "vırt zırt"... kaçırmayalım lütfen!