"Birçok hikayelerde anlatılan, onaylanan bir gerçek vardır: En büyük iyiliği yapabilecek nitelikte olan bir ruh en büyük kötülüğü yapmayı da başarabilir. Mezhebini değiştiren bir papazdan daha dinsiz kim vardır? Kısa bir süre önce kız-oğlan-kız olan bir kızdan daha şehvetli kim vardır? Ancak, bunlar yalnız birer görünüş meselesi olabilir."
DOKUNULAMAYAN KAYIP DÜŞLER VE DÜŞÜNCELER GÜNEŞİN KUMLARI YALADIĞI MAVİ - YEŞİL BİR SAHİLDE BULUNMAYI BEKLİYOR ASLINDA..
5 Temmuz 2010 Pazartesi
28 Haziran 2010 Pazartesi
En çok o fotoğrafı sevdim
Son günlerde sık sık yaşadığım görsel bir tatminsizlik var. Çekilen ve çekilmek istenen fotoğraflarda anı durdurmak dışında bir şeye rastlamıyorum. Duygusal niteliği olmayan bir you tube ya da akıllı tv fotoğrafçılığı demeli. Gördüğünüz an için size çarpıyor ve bir an sonra geçip gidiyor. Önünde durduğunda burada ne demek istediğini düşündüren bazısı kurgu, bazısı gerçek ya da manipüle fotoğraflar vardı. Düşünülerek çekilmiş ve kimi zaman bir derdi olduğu için iki ya da daha fazla fotoğrafın bilinçli çekimi ve bilinçli birleşimi fotoğraflar...
Artık bir balıkçı misali "rastgele" diyerek yapılıyor çekimler. Zamansızlık ve teknoloji bizim zorunluluk ve nimetlerimiz. Mıknatısın iki ayrı kutbu gibi. Biri varsa diğeri de oluyor. Kısa zamanda farklı ışıklarla - iyi objektiflerle - üst üste basılan deklanşörlerle yapılan çekimler ve onları beğenilir kılmak için yapılan dijital çalışmalar. Zahmeti nimetiyle ölçülür karelerle etrafımız sarıldı.
Üretim ve tüketim seviyesi birbiri sıra yükselen bir ivmede ilerleyen iki rakip gibi zaman ve teknoloji. İyi de bir fotoğraf üzerinde fazla fazla 10 saniyeden çok kalmasını sağlayamıyorsak?
Ben şu anda etrafımda gördüğüm fotoğrafları ya fazla stilize ya da özensiz buluyorum. Takdir edilir bir arayış olsa da hepimiz görmediğimiz nitelikli işleri bu bolluk içinde ayıklamakta zorlanıyoruz.
İyi olan tek ve biricik değildir fotoğrafta. Bu yüzden başlıkta bahsettiğim de çok iddialı ve geçersiz bir söylem. Zaten "bu" bile diyemedim. "o" demek zaten bana çok daha uzakta geliyor.
Artık bir balıkçı misali "rastgele" diyerek yapılıyor çekimler. Zamansızlık ve teknoloji bizim zorunluluk ve nimetlerimiz. Mıknatısın iki ayrı kutbu gibi. Biri varsa diğeri de oluyor. Kısa zamanda farklı ışıklarla - iyi objektiflerle - üst üste basılan deklanşörlerle yapılan çekimler ve onları beğenilir kılmak için yapılan dijital çalışmalar. Zahmeti nimetiyle ölçülür karelerle etrafımız sarıldı.
Üretim ve tüketim seviyesi birbiri sıra yükselen bir ivmede ilerleyen iki rakip gibi zaman ve teknoloji. İyi de bir fotoğraf üzerinde fazla fazla 10 saniyeden çok kalmasını sağlayamıyorsak?
Ben şu anda etrafımda gördüğüm fotoğrafları ya fazla stilize ya da özensiz buluyorum. Takdir edilir bir arayış olsa da hepimiz görmediğimiz nitelikli işleri bu bolluk içinde ayıklamakta zorlanıyoruz.
İyi olan tek ve biricik değildir fotoğrafta. Bu yüzden başlıkta bahsettiğim de çok iddialı ve geçersiz bir söylem. Zaten "bu" bile diyemedim. "o" demek zaten bana çok daha uzakta geliyor.
16 Haziran 2010 Çarşamba
3 - konuşmak ve susmak
Kendimi bildim bileli sabah benim için en geç 11'de başlar. Çok az birlere ikilere kadar uyuduğumu hatırlarım. Yani şu anda baktığım saatin üçü göstermesi sadece kayıp bir ruh - kayıp bir gün - kayıp bir herşey hissi veriyor. Kalkıp güne yetişmek istesem de ilk hamlemde baş dönmesi beni yastığa geri çakıyor. Bunu sadece su ve iyi bir kahvaltı çözer. Önce kalkıp çay suyu koyuyorum ve geri gidiyorum. Sonra çaydanlığın dibi tutmasın diye bi gayret kalkıyorum: kahvaltılıkları çıkart, ekmeği dil, yüzünü yıka, çayı demle, biraz su iç,.. ve artık bittim. Bazen en basit alışkanlıklar bile gerçekleştirilmesi en zor eylemlere dönüşüyor. Acizim! Hani ben ayılmıştım gelmeden evvel?! Ayılsaydım sanırım yatağı açıp içinde uyurdum. Her yerim tutulmuş, buram buram sigara kokusu ve dün gecenin hatırası pislik içinde kıyafetler. Kahvaltıyı yapıp bir ara insan kılığına da giricem, evet.
Artık kalkma vakti geldi. Hava karardı ve iyice soğudu. Memnunum halimden, saatlerdir oturduğum yerde gelen gidenle sohbet ediyorum. Sanki on farklı mekana girmiş gibi, on farklı günü yaşayıp koklamış gibi... Sabah buluşmalarının en iyi yanı da bu. Her yerden her insanı bulabilirsin karşında. Gececiler bile.. Hiçbiri sadece geceleri yaşamaz. Gündüzleri malzeme toplar çünkü.
Bir duş aldım ve üstümü değiştirdim...ve sabaha karşı geldiğimde elimin değdiği her şeyi çamaşıra attım... bir de ben girip şu makinaya değişip çıkabilsem. Hani şu hiç kullanılmamışlık hissi veren kokular saçarak... Hala başım dönüyor hafif hafif ama daha iyiyim. Su içmeye devam ediyorum. Demin ilk sigaramı yakmaya çalıştım fakat ilk nefesle birlikte katlanamayacağımı anlayıp söndürdüm. Bırakmam lazım! Bırak, temizlen, değiş... ev ödevi gibi! Telefonum çalıyor.
Paramı ödeyip kalkarken başladım ve on beş dakikadır telefonda dert dinliyorum. Zamanında beni çok dinleyen dostlarımı geri çeviremem. Susup dinliyor ve bir yandan da etrafı izliyorum. İzlerken sokaktaki çocukların topu önümden geçiyor. Demek hala sokakta top oynuyor çocuklar. Bunları düşünürken dinlemiyor değilim. Kısa sorular ve onaylar. Halbuki anlattığı her şey hem onun hem benim başımıza gele gele akıllanmadığımız ve eskiden neredeyse yaradılış meselesi haline getirdiğimiz konular. Dipsiz kuyu, kompleks ve ego.. Bu örgüde kendini onaylatacak ve düzeltecek bir dost arıyor herkes. Allah'tan artık varolma sanatımızın bununla bir alakası yok. Kapattığımda artık evin önündeyim. Benim dipsiz kuyularım da şimdi beni zorluyor. Çıkmakta zorlandığım evime girmeye zorlanıyorum. Girmesem nereye gidicem? Aslında güzel bir yemek ve biraz bişeyler içmek... eskisi gibi yapılan eylemler eskisi gibi hissettirir mi? Ama tek başına değil.
Yarım saattir konuşuyoruz. Ben olsam kimsenin telefonunu bu kadar meşgul etmem. Sonunda buluşalım diyor. "Buluşup konuşalım". Üzerime temiz bir şeyler giyiyorum. Aslında çıkacak durumda değilim fakat gayret etmem gerek. Normal yani bir gündüz saati dışarı çıkmak bana da iyi gelir. Kapalı havasız yerlerde çalışmaktan gün ışığına hasret kaldım. Apartmanın kapısından çıkarken bile yorgun hissediyorum ama yollar da zaman gibi hızla akıyor yürüdükçe. Bazen bu kadar gayretli olmama şaşıyorum. Oturup bir masaya kendime bir kahve istiyorum. Bu sokağa hem gece hem de gündüz uğramamalıyım. Bir mekanın tek zamanlı olması hayatımda daha az yer tutmasını sağlayabilir. Belli mi olur, diğer tek zaman için plan yaparım belki.
Saatlerdir dinliyorum. Karşılıklı içip konuşmayalı uzun zaman olmuş arkadaşlar tehlikelidir gerçi. Anlatacak çok şeyin vardır ve onların da çok hikayesi birikmiştir. Eğer iki tarafın duygu yoğunluğu çakışırsa sohbet dinleyen ama konuşamayan taraf için zevksiz bir hal alır. Henüz bıkmış, sıkılmış ya da bunalmış değilim. Bir bu kadar daha dinleyebilirim. Bir bu kadar daha susabilirim. Susmak her zaman sessizlik değildir. Susmak! Hiçbir şey söylemeden konuşmaktır. Söylemen gerekeni veya söylemek istediğini... Susmak içinden ağlamaktır. Sadece ağladığında rahatlarsın ama susmanın ıslaklığı içine akar. İçten içe susar, konuşur ve hiçbir şeye ağlarsın böğüre böğüre.
"İçiyorum ve seller gibi insanlar geçiyor sokaktan. Artık senin geçmeme ihtimaline konuşuyorum. Sana konuşamamam yüzünden susuyor ve gidişin için ağlıyorum.Keşke hiç hiçliğimde olmasaydın."
Vücudunu daha biçimli gösterecek iç çamaşırı giyen çocuk kadınlar ve malesef çoktan kadınlar... Sokak onlarla dolu. Et gibi durma kaderini üstüne giyinen ve şıklaştıran insanlar... kadın ve erkek. Bazen gözlerim başka türlü bakıyor sanki. Çokların hiçlerine bakıyorum. Hiç giyinemeyen hiç sevemeyen, hiç kendine güvenemeyen, hiç denemeyen... Gidip bir gece önceki bara giriyorum ve kahve söylüyorum. Çok standart bir durumda çok standart bir biçimde. Kahve sade, içine iki şeker attım. Karıştırdım ve sigaramı yakarken onu gördüm. Karşı masadaydı! Aramızda bir masa bir sandalye, bir kapı sonra yine bir sandalye, bir masa ve tam orada bana bakan iki göz vardı. Kahvemi karıştırdım. Kahvesini karıştırdı. Bakışlarımı kaçıramadım.. denedim ama çok uzun sürdü. Kahve karıştıracak, ilk yudumu öksürüp karizmayı dağıtmadan alacak ve masaya geri koyacak kadar... masama geldi. Ve bir merhaba. "Merhaba". Merhaba güneş, merhaba deniz, merhaba dünya! Ve artık ne arkadan gelen ışıkta göremediğim yüzü ama petrol yeşili gömleği ne de kokusu. Artık masamda ve "merhaba" mesafesindeydi. Bilemedim, merhaba dediğimde kimi ya da neyi davet ettiğimi. Ettim yine de...
Çok içtiğimde mi çenem düşüyor benim!? Yok ben içmesem de gereksiz şeylerden konuşabilirim. Bir kural var sanki: birine kendim gibi olabilmek için önce baca temizliği yapma ihtiyacım var. Koku demek için parfümlerden bahsetmem, hatta tatil demek için vapur - deniz muhabbetine girmem gerekiyor. Hayatıma gelene kadar bunun gibi kaç takla attığımı kimse tahmin edemez. Etmemelidir de zaten. Psikoloji der ki bunu çok insan yapar.. ya da ona benzer birşeyi kastediyor. Ama eminim çoğumuzda var bu. Bense sadece güven testi yapıyorum. Anlattığım tüm o saçmalıkların arasından güven sarsıcı tepkiler, sorular, ihtimaller arıyor ve bulamayınca ipi kopmuş kolye gibi dökülüp saçılıyorum karşımdakine. Halbuki bu kadar saçmalığa kimse tepki vermez, onu atlıyorum. Masadan kalkıp tuvalete gidiyor canım arkadaşım. Senin de masadan kalkışlarını hatırlıyorum. Sanki seni hatırlamanın en iyi yolu seni bu zamanda yaşatmak gibi... Halbuki uzayan bu sancılı hatıra bozması hülyalar sadece geciktiriyor. Beni, hayatı, acıyı, sevinci... çünkü kayıp bir çocuğun yasını tutamayan bir anne gibi, gidip başucunda ağlayacak bir mezar taşı yoksa eğer, her an göreceğini ezberlemiş gibi... umudumu kesmemeye and içiyorum. Hissettiklerime susuyorum . Sabırla, geleceğini zannettiğim için.
Konuşuyorum ama her kelimede daha çok susuyorum seni, anlatmıyorum..
O kadar çok konuştum ki beni dinlemende yorgunluğu görüyorum. O masadan beri konuşuyorum. Sürekli bir önceki cümlemin açığını kapatmak ister gibi, herşeyin iyi olduğunu konuşuyorum. Sen umutsuz bakmıyorsun artık. Mutlu bile olduğun söylenebilir. Senin mutluluğunu ayakta tutmak için bir tercih yapıyorum. Ya kendi mutsuzluklarımı erteleyip seni yaşıycam ve ara ara sende kendimi bulucam ya da hayatıma tüm monotonluğuyla sızlanmaya devam edicem. Ne klişe... kim olsa benim yaptığımı yapar! ve seni seçiyorum. Ben susup beklemek veya ağırdan almak veya uzak durmak yerine seninle konuşmayı seçiyorum. Bir gün sen "gittim" dediğinde bile konuşuyordum ben çünkü artık susamıyordum. Unuttum susmayı. Hayatın şöyle böyle yenilediği hayallerim arasında sana anlatacağım herşeyi biriktirir gibi konuşuyorum. Yoktan var etmeye çalıştığım her günüm için beceriksizce konuşuyorum ama her kelimede daha çok susuyorum, anlatamıyorum artık..
Artık kalkma vakti geldi. Hava karardı ve iyice soğudu. Memnunum halimden, saatlerdir oturduğum yerde gelen gidenle sohbet ediyorum. Sanki on farklı mekana girmiş gibi, on farklı günü yaşayıp koklamış gibi... Sabah buluşmalarının en iyi yanı da bu. Her yerden her insanı bulabilirsin karşında. Gececiler bile.. Hiçbiri sadece geceleri yaşamaz. Gündüzleri malzeme toplar çünkü.
Bir duş aldım ve üstümü değiştirdim...ve sabaha karşı geldiğimde elimin değdiği her şeyi çamaşıra attım... bir de ben girip şu makinaya değişip çıkabilsem. Hani şu hiç kullanılmamışlık hissi veren kokular saçarak... Hala başım dönüyor hafif hafif ama daha iyiyim. Su içmeye devam ediyorum. Demin ilk sigaramı yakmaya çalıştım fakat ilk nefesle birlikte katlanamayacağımı anlayıp söndürdüm. Bırakmam lazım! Bırak, temizlen, değiş... ev ödevi gibi! Telefonum çalıyor.
Paramı ödeyip kalkarken başladım ve on beş dakikadır telefonda dert dinliyorum. Zamanında beni çok dinleyen dostlarımı geri çeviremem. Susup dinliyor ve bir yandan da etrafı izliyorum. İzlerken sokaktaki çocukların topu önümden geçiyor. Demek hala sokakta top oynuyor çocuklar. Bunları düşünürken dinlemiyor değilim. Kısa sorular ve onaylar. Halbuki anlattığı her şey hem onun hem benim başımıza gele gele akıllanmadığımız ve eskiden neredeyse yaradılış meselesi haline getirdiğimiz konular. Dipsiz kuyu, kompleks ve ego.. Bu örgüde kendini onaylatacak ve düzeltecek bir dost arıyor herkes. Allah'tan artık varolma sanatımızın bununla bir alakası yok. Kapattığımda artık evin önündeyim. Benim dipsiz kuyularım da şimdi beni zorluyor. Çıkmakta zorlandığım evime girmeye zorlanıyorum. Girmesem nereye gidicem? Aslında güzel bir yemek ve biraz bişeyler içmek... eskisi gibi yapılan eylemler eskisi gibi hissettirir mi? Ama tek başına değil.
Yarım saattir konuşuyoruz. Ben olsam kimsenin telefonunu bu kadar meşgul etmem. Sonunda buluşalım diyor. "Buluşup konuşalım". Üzerime temiz bir şeyler giyiyorum. Aslında çıkacak durumda değilim fakat gayret etmem gerek. Normal yani bir gündüz saati dışarı çıkmak bana da iyi gelir. Kapalı havasız yerlerde çalışmaktan gün ışığına hasret kaldım. Apartmanın kapısından çıkarken bile yorgun hissediyorum ama yollar da zaman gibi hızla akıyor yürüdükçe. Bazen bu kadar gayretli olmama şaşıyorum. Oturup bir masaya kendime bir kahve istiyorum. Bu sokağa hem gece hem de gündüz uğramamalıyım. Bir mekanın tek zamanlı olması hayatımda daha az yer tutmasını sağlayabilir. Belli mi olur, diğer tek zaman için plan yaparım belki.
Saatlerdir dinliyorum. Karşılıklı içip konuşmayalı uzun zaman olmuş arkadaşlar tehlikelidir gerçi. Anlatacak çok şeyin vardır ve onların da çok hikayesi birikmiştir. Eğer iki tarafın duygu yoğunluğu çakışırsa sohbet dinleyen ama konuşamayan taraf için zevksiz bir hal alır. Henüz bıkmış, sıkılmış ya da bunalmış değilim. Bir bu kadar daha dinleyebilirim. Bir bu kadar daha susabilirim. Susmak her zaman sessizlik değildir. Susmak! Hiçbir şey söylemeden konuşmaktır. Söylemen gerekeni veya söylemek istediğini... Susmak içinden ağlamaktır. Sadece ağladığında rahatlarsın ama susmanın ıslaklığı içine akar. İçten içe susar, konuşur ve hiçbir şeye ağlarsın böğüre böğüre.
"İçiyorum ve seller gibi insanlar geçiyor sokaktan. Artık senin geçmeme ihtimaline konuşuyorum. Sana konuşamamam yüzünden susuyor ve gidişin için ağlıyorum.Keşke hiç hiçliğimde olmasaydın."
Vücudunu daha biçimli gösterecek iç çamaşırı giyen çocuk kadınlar ve malesef çoktan kadınlar... Sokak onlarla dolu. Et gibi durma kaderini üstüne giyinen ve şıklaştıran insanlar... kadın ve erkek. Bazen gözlerim başka türlü bakıyor sanki. Çokların hiçlerine bakıyorum. Hiç giyinemeyen hiç sevemeyen, hiç kendine güvenemeyen, hiç denemeyen... Gidip bir gece önceki bara giriyorum ve kahve söylüyorum. Çok standart bir durumda çok standart bir biçimde. Kahve sade, içine iki şeker attım. Karıştırdım ve sigaramı yakarken onu gördüm. Karşı masadaydı! Aramızda bir masa bir sandalye, bir kapı sonra yine bir sandalye, bir masa ve tam orada bana bakan iki göz vardı. Kahvemi karıştırdım. Kahvesini karıştırdı. Bakışlarımı kaçıramadım.. denedim ama çok uzun sürdü. Kahve karıştıracak, ilk yudumu öksürüp karizmayı dağıtmadan alacak ve masaya geri koyacak kadar... masama geldi. Ve bir merhaba. "Merhaba". Merhaba güneş, merhaba deniz, merhaba dünya! Ve artık ne arkadan gelen ışıkta göremediğim yüzü ama petrol yeşili gömleği ne de kokusu. Artık masamda ve "merhaba" mesafesindeydi. Bilemedim, merhaba dediğimde kimi ya da neyi davet ettiğimi. Ettim yine de...
Çok içtiğimde mi çenem düşüyor benim!? Yok ben içmesem de gereksiz şeylerden konuşabilirim. Bir kural var sanki: birine kendim gibi olabilmek için önce baca temizliği yapma ihtiyacım var. Koku demek için parfümlerden bahsetmem, hatta tatil demek için vapur - deniz muhabbetine girmem gerekiyor. Hayatıma gelene kadar bunun gibi kaç takla attığımı kimse tahmin edemez. Etmemelidir de zaten. Psikoloji der ki bunu çok insan yapar.. ya da ona benzer birşeyi kastediyor. Ama eminim çoğumuzda var bu. Bense sadece güven testi yapıyorum. Anlattığım tüm o saçmalıkların arasından güven sarsıcı tepkiler, sorular, ihtimaller arıyor ve bulamayınca ipi kopmuş kolye gibi dökülüp saçılıyorum karşımdakine. Halbuki bu kadar saçmalığa kimse tepki vermez, onu atlıyorum. Masadan kalkıp tuvalete gidiyor canım arkadaşım. Senin de masadan kalkışlarını hatırlıyorum. Sanki seni hatırlamanın en iyi yolu seni bu zamanda yaşatmak gibi... Halbuki uzayan bu sancılı hatıra bozması hülyalar sadece geciktiriyor. Beni, hayatı, acıyı, sevinci... çünkü kayıp bir çocuğun yasını tutamayan bir anne gibi, gidip başucunda ağlayacak bir mezar taşı yoksa eğer, her an göreceğini ezberlemiş gibi... umudumu kesmemeye and içiyorum. Hissettiklerime susuyorum . Sabırla, geleceğini zannettiğim için.
Konuşuyorum ama her kelimede daha çok susuyorum seni, anlatmıyorum..
O kadar çok konuştum ki beni dinlemende yorgunluğu görüyorum. O masadan beri konuşuyorum. Sürekli bir önceki cümlemin açığını kapatmak ister gibi, herşeyin iyi olduğunu konuşuyorum. Sen umutsuz bakmıyorsun artık. Mutlu bile olduğun söylenebilir. Senin mutluluğunu ayakta tutmak için bir tercih yapıyorum. Ya kendi mutsuzluklarımı erteleyip seni yaşıycam ve ara ara sende kendimi bulucam ya da hayatıma tüm monotonluğuyla sızlanmaya devam edicem. Ne klişe... kim olsa benim yaptığımı yapar! ve seni seçiyorum. Ben susup beklemek veya ağırdan almak veya uzak durmak yerine seninle konuşmayı seçiyorum. Bir gün sen "gittim" dediğinde bile konuşuyordum ben çünkü artık susamıyordum. Unuttum susmayı. Hayatın şöyle böyle yenilediği hayallerim arasında sana anlatacağım herşeyi biriktirir gibi konuşuyorum. Yoktan var etmeye çalıştığım her günüm için beceriksizce konuşuyorum ama her kelimede daha çok susuyorum, anlatamıyorum artık..
3 Mayıs 2010 Pazartesi
2 - hatırlamak
Kendimi muhabbete bırakıyorum. İçine girdikçe beni saran cümleler ve gülmeler. Zaman zaman etrafı izlemeler. Sanırım orada olmak kadar onlar gibi olmak da rahatlatıyor bir saatten sonra. Yoksa herşey ne kadar yorucu olurdu. Bara yöneliyorum, ne ısmarlayacağımı bilmiyorum. Ağzımdan ne çıkacağını merak edecek kadar başım dönüyor. Bir an o koku geliyor yine.... Etrafıma bakıyorum ama... sanırım fazla hızlı bir hareketti bu alkolize vücudum için. Düşmek kötü ama kalkamamak daha kötü. Bir an tüm kötülükler vücudumu sarıyor sanki. Benim için umut yok, hem de hiç yok...
Tek arabanın geçebildiği dar - uzun sokakta yürüyorum. Önünden geçtiğim kafeler henüz boş. Yağmurun da etkisiyle akşama kadar dolmaz buralar. Eskiden bu havalara rağmen herkes olduğu yerden çıkar gelirdi . Oturmasam da hep geçerken selamlaştığım akşamdan kalma işletmecileri kapı önünde sigara içerdi. Anlaşılan dün gitmediğim tüm mekanlar bugün herkesi yatağa sermiş. Değişiklik yapıp kafelerden birine oturuyorum . Gazetelerin duvara asıldığı yerden bir tane seçip alıyorum. Günün haberleri, alakasız ve saçma sapan dedikodular. Laf olsun diye mürekkep akıtılan ve aslında satır aralarında dahi bilmediğim yeni hiçbir şey yazmayan köşemsileri ilk defa okuyormuşum gibi takip ediyorum. İçtiğim çay ve son sigaram aynı anda bitiyor. Sigarasızlık bende her zaman huzursuzluk yaratmıştır. Yanımda olmadı mı daha çok isterim ve hep de yalnızken biter. Yeni bir paket için hiç üşenmeden kalkar giderim. Bir an için düşündüm de.. bunu yaptığım tek şey sigara değil. Benimki o son paketin hep dolu kalmasını istemek gibi birşey.
Gözümü açtığımda beni kaldırıma oturtmuşlardı ve saçlarım ıslaktı. Birkaç telin kenarında kusmuklar vardı, kaldırımın kenarında gördüklerimi söylemiyorum bile... Saçlarımı bu kadar uzatmamalıydım. Ya da daha az içmeliydim, bilmiyorum. Yalnız başıma bu kadar içmeye cesaret etmezdim eskiden. Neler oluyor? Kafamı kaldırdığımda başım hafif dönüyor. Uzaktan bana bakan birini belli belirsiz seçiyorum. Sokak lambasının ışığı dik ve arkadan vuruyor. Onu görsem de bir sonrakine tanıyacak kadar net değil. Saçları sırtına hafif değecek kadar uzun, elleri ceplerinde. Meraklı bakışlarında biraz şefkat var.. ya da bunu ben hayal ediyorum. Sanki beni bekler bana göz kulak olur gibi... Bu saatte şefkatli insanlar dışarda kalmamalı! İkimizde şu anda evde olmalıyız. Başım ellerimin içinde biraz öne eğiliyorum yeniden, içim gümbürdüyor. Kafamı kaldırdığımda burnuma dayanmış suyun ardından yeniden bakıyorum. Biliyorum... üzerindeki siyah mantonun içinden sarkan petrol yeşili kadife gömlek bana içeriden tanıdık gelen tek şey. Bu o!
Yeni paketimi aldım ve tenhalıktan istifade edip sigaramı sokakta yaktım. Sokakta sigara içmek çok saçma aslında. Hem yürüyüp hem sigara içerken dayanıklılık testinde gibiyim. Öksürtmese de her nefeste içimden birşeyler kopuyor. Kalbim bir yolda bir de onun hakkında konuşulduğunu duyduğum zamanlarda bu kadar hızlı çarpar. Bir yere girme vaktim geldi yeniden. Paçalarım ıslak ve hafif hafif ayaklarım üşümeye başladı. Aslında içimden karşıya geçmek geliyor. Karşıya geçsem orada tam bu havalar için güzel bir yer biliyorum. Sorun şu ki oraya gidersem burada görmeyi umut ettiğim kimseyi bulamam. Kimi görmeyi umut ediyorum? Bilmem... buraya ait birilerini. Konuşması kolay, bana ve mahalleme ait birilerini. Masamda otururken varlığında rahatsız olmayacağım kadar yakın ama onunla boy ölçüşemeyecek kadar uzak. Bu tarz ilişkiler bana kendimi daha güvende hissettiriyor. Samimiyetsizlikten değil, kendi alanını kollayabilmekle ilgili bir rahatlama bu. Yol kendiliğinden akar gibi ya da ayaklarım kendi yolunu bulmuş gibi hissediyorum. Hadi bakalım... beni nereye götüreceksiniz? Vaktim bol, deneyebilirim..
Gözlerimi açmakta zorlanıyorum ama uykum olduğu için. Artık sarhoş değilim. Hatta içmeye devam da edebilirim ama biliyorum bu haldeyken kimse içmeme izin vermez. Zaten bir gecede iki defa da sarhoş olunmaz... Olmamalıyım. Artık orada değil. Gitti. Ben de gitmeli miyim?... bilemedim. Belki de sadece oturmalıyım sokak sakinleşlene kadar. Elinde yeni bir bardak suyla geliyor bu gecenin sarhoşluk dostları. Biraz daha su içersem boğulucam. Onun yerine bir sigara yakıyorum. Canım da çekmedi ama sanırım bu duruma düşmüş olma fikri bana sigara yaktırıyor. Etrafıma baktığımda artık onlardan bir farkım kalmadığını hissediyorum. O fark varsa da derinlere çekildi sanki. Dışardan görünen nedir bilemem ama içimde bir yerlerde oradan çıkmasını da istemiyorum... Çünkü güvensizlik beline bağlı bir bidonla onu dipte tutuyor. Tutsun, böyle rahat.
Ayaklarımı acıtacak kadar yürüdüm ve artık bir yere varacak ya da birini görecek gibi hissetmiyorum. Moralim bozuldu durduk yere... bunca saatin iyimserliği de kötümserliği de yenişemediği için sanki beni boğuyor. Mızıkçı çocuklar gibi mi hissetmeliyim. Hiçbir şeyden memnun olmayan ve istediği gibi gitmeyen herşeyi kendine ve etrafına zehir eden... Ben sadece sakin bir pazar günü istedim. Ben sadece yalnız olmak istemedim. İçimden konuşup birşeyler anlatmak da istemiyorum. Kendime bundan daha fazla tahammül edebilmek istiyorum. Ve daha çok tahammül edilmek. Aylardır ilk defa gelecek çağrışımlı bir cümle kuruyorum. İlk defa içine sadece kendimi kattığım bir cümle, uzun zamandır yapamadığım gibi... ve şu anda her zamankinden daha kötü hissettirdiği için diğerleriyle farklı melodide olsa da özü aynı gibi.
Kapıyı açar açmaz evin kokusu geldi burnuma. Sıcak ve güvenli... Bu koku bana aileme karşı suçluluk duygusu uyandırmıştır hep. Halbuki beni suçlayan da yok. Ben de herkes gibi yalnız, kendine ait bir hayat kurmaya çalışan bir insanım. "ken di a yak la rı nın ü ze rin de dur mak". Aferin! Tüm gece ağzımdan çıkan en mantıklı söz bu ve bunu da tek başımayken söylüyorum. Tek başıma almam gereken bir karar olduğu içindir belki. Artık buralara gitmemelisin diyen yorgun gözlerime aynadan soruyorum "yapacak daha iyi neyim var benim?" Duyduğum güzel bir kokunun peşinden gidecek yaşta da değilim artık. Zaten kokusu gibi isterse kendi de bulur beni. Evet, yatakla kucaklaşırken son kararım, artık bulmak ve bulunmak üzerine konuşmak yok. Fetiş hikayeler üzerinden kurmaca da yok. Belki de eskisi gibi daha çok kitap okuyup kendimi hani o "her şeye cool insanlar" gibi bırakmalıyım. Bıraktım gitti!
Bu ılık çay ve tost iyi geldi. Anksiyetik hallere giriyordum yine. Nedenini bildiğim için kurtulmak kolay oluyor. Gün tarih yıl... eskiden bu gün bu tarih bu yıl. Hatırlamak çok tuhaf birşey. Sen hatırladıklarını görmezden geldikçe onlar üstüne üstüne geliyor. Neyse ki etrafıma bakıp renkleri seçmeye çalışınca dünyaya dönüyorum. Biraz sonra insanlar gelmeye başlar. Yağmur durdu, hava da ara ara güneşleniyor. Demek birazdan tüm kargalar alçaklarda yemek aramaya başlayacak. Çantamdan kitabımı çıkarıyorum. Uzun zaman önce yarım bıraktığım bir kitap. Kaldığım yeri açtığımda arada bir not buluyorum. Gülen bir surat yapıp koymuş araya. Peki ben neden yarım bırakmıştım bu kitabı? Okumanın zamanı değilmiş demek. Ya da yapacak daha iyi bir şeyim varmış.
17 Aralık 2009 Perşembe
1 - unutmaktan korkmak
Serin bir sabah. Gece yağmur yağmış ve hala ara ara çiseliyor. Gözümle görmesem de su birikintilerindeki harelerde, saçaktan gelen pıtırtıda damla damla yağıyor gökyüzü.. İçimi sıkıyor böyle havalar. Hiç beceremedim zaten elime kahveyi alıp pencere önü keyfi yapmayı. Hep koynumda sevgilim olsun, onunla izleyeyim istedim. Konuşmasak da onun kokusuyla, saçlarıyla, kollarının yumuşaklığıyla sohbet ederek biraz..
Soğuk bir gündü, üzerimde deri ceketim, berem ve kulağımda bir müzikle yürüyordum. Heyecanımı hem canlı hem de kontrol altında tutardı müzik dinlemek. Şimdiyse fırsat lazım müzik dinlemeye. Özelinde az şey kalıyor insanın büyüdükçe. Neyse, o sıralar çamurlara basarak yürümek, parasız kaldığında eve geç kalmamak için koşmak, iş çıkışında bildiğin ve güvendiğin bir mekanda rastladığın ilk tanıdık simayla sohbete dalmak, hatta yalnız oturup rahatsız edilmemek normal ve hayatın kendisiydi. Hayat basitken mutlulukmuş..
Gözüm dalmış, cama sıçrayan kediyle kendime geldim. Yazık, kötü ıslanmış. Gidip yüzümü yıkamalıyım. Otomatik işlerden biri.. Nedenini bilmediğim bu işler beni rahatlatıyor. En azından bi de onları yapıp yapmamayı düşünmüyorum. Karar vermek hakkında kararsızım, hep böyleydim ben.
Arkadaşlarımın gittiği yerleri bilir, eğer yemek öncesinde vaktim varsa önce oralarda dolanıp birilerini bulurdum. Yalnızlık kötü birşey... benim için katlanılmaz bir ruhsuzluk ve karamsarlık vesilesiydi. O yüzden bırakmazdım kendi kendimi yalnız başıma. Standart bir günde canım standart bir yere gitmek istedi o akşam. Berem, ceketim, çantam ve ben müziğimizle girdik içeri. Tenhaydı henüz. Günlerden cuma, bir iki saate herkesin geleceğini bildiğim için bulabildiğim en iyi köşeyi kapmaya çalıştım. Bir bira içtikten sonra yalnızlık bastı, kalktım. O gece tuhaftı içim... coşkulu ve de sıkkın. Ben mi garibim? Nasıl ikisini aynı anda hissedebilirim. Bu normal değil. Normalleşmek için eve gitmeye ihtiyacım var!
Yüzüme baktığım zaman herşey aynı. Aynanın ardından arkamda gördüğüm duvar kadar aynı yüzüm. Zamana ne kadar dayanıklı bir yüzüm var. Sadece ara ara benim kendi bakışlarımda yakaladığım bir şey... beni rahatsız eden o ifade. İşte o ifade çok canımı sıkıyor. Bazen kendimi tanıyamıyorum gözlerimde. Provasını yapıyorum kamufle etmek için. Ne yapmalıyım?
Giyinip çıkmalı - gazete alıp dönmeli
Giyinip çıkmalı - yağmur altında müzik dinleyerek yürümeli
Giyinip çıkmalı - açık bir pastaneye girip sahlep içmeli
Giyinip çıkmalı mı...?
Eve uğradım normalleşme uğruna. Her zamanki gibi soğuk ve boş. Tekliğin adı ben yokken kimsenin evi ısıtma ihtiyacı duymaması. Üstümü çıkartmadan biraz oyalandım klimanın etrafında. Banyoya gidip şohpeni yaktım. Madem eve kadar geldim bari temizlenip de çıkayım. Her ne kadar eve döndüğümde üstüm leş gibi kokacaksa da içimden kendime bakmak geldi. Bir süre daha ortalığı ısıtıp televizyon karşısında birşeyler atıştırdım. Tabii ki kahvaltılık. En güzel dost! Elimin altında biraz çikolata, biraz da peynir - zeytin ve ekmek olmalı. Biri tatlı çektiğinde diğerleri de tuzlu... Bu hep aynı. Duşumu almadan önce teybi açtım. İçinde ne olduğu önemli değil, kesin sevdiğim birşey... Havası kırılmış evimin tenhalığının da kırılmaya ihtiyacı var. Şarkı mırıldanırken gözlerim daldı suya. Boşluk, işte tam o anda düşünecek birşeyinin olmaması. Bir an sonra kirpiklerimdeydim, makyaj yapıyordum. Eski bir dostum bana aynaya baktığında zor da olsa gülümse, iyi gelir derdi.Gözüm aynada dudaklarımda tebessüm. Dostlarıma hep güvenirdim zaten. Parfümü sıkarken iki fıs daha fazla sıktım özlemle. Birine ihtiyacım var! Artık hem coşkulu hem sıkkın hem de özlem doluyum. Hazırım!
Gidip müzik açayım karar verene kadar. Sıkılmayı bile adabıyla yapamıyorum. İstediğim gibi bir şey bulana kadar bağdaş kurup oturuyorum teybin karşısında... o cd, bu kaset... elime geçen ve görmezlikten gelmeye çalıştığım albümler... en iyisi dinlemeyi en kolay becerebildiğin şarkıları koymaktır kararsız kalınca. Can kulağıyla dinlemediğinde bile odadaki varlığı yeten dost şarkılar. Oturduğum rahatsız pozisyondan divana geçiyor, uzanıyorum. Uzanmak benim için yeni ve zor bir alışkanlık. Ben her zaman ya oturarak televizyon izledim ya da ya da oturarak sohbetler ettim. Ama hiç uzanmadım, keyif yapmadım. Sadece yatmadan öncenin eyleminde, ışığı söndürmeyle uykuya dalmak arasında hayal ettim. Hayal etmek... şimdi uzanıp eski dostum bir şarkıyı dinlerken sadece o zamanlar ne hayal etmiştim diye düşünüyorum. Bu şarkıyı dinlerken ne hayal ederdim ben?
Önümde bir votka portakal - önümde yeni çıkmış bir dergi. Üzerine ukalalık edilecek birşey kesin vardır yeni bir dergide. Muhabbetin en güzeli beğenmemek ve eleştirilmekle başlayandı böyle yerlerde. İnsanları birbirine ispata sürükler ve gece daha da eğlenceli geçerdi. Sanki adı konmamış bir oyunda kim daha bilgili kim son kadehten sonra daha kırılgan... biri ödül verecek gibi... ya da kendini verecek gibi. İçeri ilk giren simalar beni şaşırtmadı. Akşam yemeğini bitirip evden çıkmayı bekleyen kazık kadaar ergenlik veletleri geldi önce. Bir saate kalmadan daha bakımlı ve büyük ihtimalle buradan başka bir yere geçecek olanlar belirdi. Kategorize etmemek için isim takmasamda yerliler ve uğrakçılar diyebilirim. Bir de ziyaretçiler vardı. Bunlar okulda bizimle aynı sırada olan ya da iş yerinde bizden farklı mekanlarda grup olarak yemek yiyen insanlar.. Onlar sadece bizi merak ettikleri için ve isterlerse bizimle aynı mekana girebileceklerini ispatlamak için gelen ve muhtemelen ikinci defa gelirse üçüncüsünde bizden olacağı belli olan ürkek ruhlardı. Onların yerinde olmak istemezdim. Çünkü dışarıdan gelenlerin böyle ortamlarda canı yakılırdı. Yakılırdı ki aidiyet duyguları gelişsin... Acaba ben de oldum mu böyle? Hem neden "biz" diyorum? Ben hala benken ve biz olacak biri yokken gidip bi grup tanıdıkla mı bütünledim kendimi. Tahminimden daha uzun zaman yalnız kalmışım demek. İçerisi gitgide daha çok tanıdık simayla doluyordu. Gitgide daha güvende hissettiriyordu ortam kendini. İyilik ve sohbet barın karşısına bakan loş duvar dibi masasındalardı. Kız tavlama sanatıyla zevzeklik bar taburesinde vakit öldürüyorlardı o saatte. İleride müzik ansiklopedisi tuvalete doğru gidiyor, kenarda da kitap çeviricisi oturuyordu. Sanırım bir kızla gelmişti, masada yalnız ama iki bardak var. Ben mi? Ben karşıma gelen ve sohbeti şu an için durgun olsa da yanında buraya alışmak için daha kolay kendimi hazırladığım güvenlerle sohbetteyim. Ortalık daha da loşlaşıyor. Saat ilerledikçe ışıkları kısıyorlar. Arkamdan tanımadığım biri geçiyor. Hafifçe çarparken özür diliyor. Yüzüne bakmadan çarpık bir gülümsemeyle önemli değil kafasını sallıyorum karşılık olarak. Havada bir koku asılı kalıyor. Güzel bir koku. Kim diye baksam da artık çok geç. Hem ortalık karanlık hem de çok fazla o insan olmasını istemeyeceğim sıfatlılar var gittiği yönde. Ayırt etmektense güzel koku olarak kalsın o da madem.
Sanki biri dürtmüş gibi irkilerek kalkıyorum yerimden. Uyuyakalmışım. Biraz da horladım herhalde. Bir sese uyandım ama ortada sadece ben varım. Emin olmak için evi dolaşıyorum. Malesef sadece ben varım hala. Pencerenin önündeyim tekrar. Dışarıda tek tük insanlar başlamış dolaşmaya. Demek vakit geçmeye başlamış. Vakit bensiz geçiyor dışarıda. Bazen ben gitsem vakit ne yapar diye düşünüyor. Vaktin senden haberi var mı, yok. Kimseden yok! Seninle vakit geçirenler?... Ben yok olsam merak eden çıkar di mi? Düşünülebilecek en salak ve en duygusal şeyleri bulma noktasındayım. Demek ki dışarı çıkmak farz oldu.
1 Ekim 2009 Perşembe
hikayemsi
Sabahın körü, uyanmış hazırlanıyorum. Hala uykumun var gibi ama önemli değil. Zaten yatarken biraz da buna konsantre oldum. Erken kalkmam gereken sabahlar için kendime bunu yapıyorum, evet: şartlıyorum kendimi. Bazen işimle ilgili yaptığım en iyi şey buymuş gibi geliyor. Şartlayarak ikna ol ki ikna edebilesin.
Vaktinde gidiyorum dükkana. Bugün pek önemli bir ziyaretçim var. Aslında onu önemseyen benim. Önemli olmasını istiyorum. Şimdiden önemsersem belki üzerinde taşıyabilir bu görevi diye ümit ediyorum. Hızlı adımlarla ilerliyorum kaldırımda, tüm enerjimle giriyorum içeri. Etrafı kolaçan ederken gözüm eşyaları düzenliyor. Görülmesi gerekenlerle görüntü kalabalığı yapanları ayıklıyorum. Çalışan 3-5 kişi bu enerjiyi pazartesi gününe yakıştıramayınca açıklama yapmak zorunda hissediyorum. Tedbirli ve sakin bir ses tonuyla kısa kısa anlatıyorum misafiri. Gelişinin tesadüf olduğunu fakat ileride çok ekmek çıkacağını... yeni bir iş... yeniden iyi para... Benimle aynı şeyleri hissetmeye ikna ediyorum onları fakat biri hariç... Dayı ortalıkta sakin ve düşünceli dolaşırken gözlerinde zaman zaman yakaladığım hasedi farkediyorum. Bana bakmıyor hiç... ya dışarı ya yere ya da monitöre... Ona bir şey anlatırken, bana cevap verirken, hatta olumlarken bile bakışlarımız buluşmuyor. Halbuki ilk günaydını ondan almıştım her zamanki gibi. Tedirgin oluyorum ama umursayacak vaktim yok. Kapı önünde çay içen komşularla kısa bir sohbet yapıyorum içeriyi unutmak için. Korkudan girmiyorum belki de. Dayı'nın her şeyi mahvetme olasılığı insanlara vermeye çalıştığım motivasyondan sonra görmek istediğim son şey. Dahası bu durum beni de kızdırırsa misafirimi karşılarken kötü görünebilirim. Risk almamayı tercih ediyorum. Bu adam beni hep düşündürüyor: Karşına aldığın insan mı, yanına aldığın mı? İçine dönüp sorduğunda gerçekten hangisini tercih edersin? Faydacılık mı yönlendirir bu tercihi? Yok! en azından bu koşullarda haset 1 - faydacılık 0. Halbuki yenişmeye çalışmadığında bir melek. Neden ve nasıl tutuyor bu damarı anlayamıyorum.
Telefonum çalınca ister istemez dönüyorum içeri. Yolu sorma, emin olma kısmı için iyice teyitleşiyoruz son kez. Yeniden kapının önüne yürürken karşılaşıyoruz. Giyiminden kuşamından düzgün ve beyefendi biri olduğu belli. Yaşı genç biraz ama belli ki işine çok önem veriyor. Selamını getirdiği arkadaşımdan hoşbeş ederken çaylarımızı söylüyorum. Bir şeyler anlatırken gözüm bir yandan da Dayı'da. Bizden uzakta telefonda birileriyle hararetli bir konuşmada. Neyse ki sesi henüz rahatsız edecek kadar yükselmiş değil. Genç beyefendi bana yaptığı araştırmadan bahsetti. Daha önce otomotiv- taze gıda - tekstil.. bir çok konuda danışmanlık yapmıştı. Eski kaynaklar bulmakta güçlük çekiyordu ve ortak arkadaşımız onu bana göndermişti. Kendisi de söyledi tanışmak için mazeret olduğunu.
Biraz daha konuştuktan sonra benden rica ettiği dokümanlara bakmak için kalkıp arkadaki odaya yürüyoruz. Dayı bir anda kapıda beliriyor. Telaşla telefondakine bir şeyler anlatırken son anda gördüğü bana ve beyefendiye çarpmadan teğet geçiyor. Başımdan aşağı kaynadığımı hissediyorum. Adam geride ben önde yürürken çabucak atlatmaya çalışıyorum bu hali. Diğer arkadaşların yanından geçerken herkes güler yüzlü. Zaten herkes masasında işiyle meşgul, ortalık terbiye görmüş bir sessizliğe sahip. Belli ki motivasyon hala bozulmamış misafire karşı. Oturup önümüze bir iki dosya çekiyoruz. Hem konuşup hem incelerken birden kenarda Dayı'yı görüyorum. Kapıdan kimseye bakmadan girip toplantı masasına oturuyor. Ekipten çıt çıkmıyor. Toplantı yapmak için ortalığa laf atar gibi konuşuyor. Bir an donuyorum ama bakmıyorum ona. Sadece stajyer çocukla göz göze geliyorum. Ne acı! Gencecik çocuk bile anladı Dayı'nın yapmaya çalıştığını da o benim anlamayacağımı umuyor. Umjuyor, neden umsun. Önemsenmek duygusu itiyor onu buna. Yoksa yeni işler getiren hep ben olacağım korkusu... işini kaybetme korkusu... Histerik bir akıntının içinde olduğu kesin. Sinirlerime hakim olmak zorundayım, en azından onunla yalnız kalana kadar. Tekrardan masadakilere çeviriyorum kafamı. İkimizde elimizdeki dokümanları dikkatle okuyoruz. Aklım hala Dayı'da. Sesi bi yerde yok oldu, baktım kalkıp gitmiş. Sanki beni dener gibi... peki ben şimdi müsaade istesem misafirimden, onu odama çeksem, bağırsam çağırsam neye yarayacak? Değişmez ki bu adam! Ya git demem lazım ya da çekmem lazım bir ömür boyu. Hiç niyetli değilim çekmeye ama onu kaybetmek de istemiyorum. Hangisi? Atmalı mı?
1 saat daha dokümanları inceledikten sonra bulduklarından memnun kalmış misafirimi gönderiyorum "bir daha görüşmek üzere"lerle. O gittikten sonra vücudumu yeni bir gerginlik alıyor. Üzerime giydiğim sakin olma durumunu daha ne kadar devam ettireceğimi bilemeden odama yöneliyorum. Ardımda hissettiğim birkaç göz masa arkasından takip ediyor olup biteni. Asıl şimdi ne yapacağımı daha çok merak ediyorlar. Kapıyı kapatmadan oturuyorum masama. Kapatırsam zayıf olduğumu düşünecekler, beni öyle addedecekler. Bir an neden bunu umursadığımı düşünüp kendime kızsam da kapatmıyorum kapıyı. Yenik hissetmek istemiyorum Dayı'ya karşı. Hatta ilk defa bunu yapabildiğimi farkediyorum. Biliyorum kızsam ona kimse bana haksızsın demeyecek, ama bu yeni bir şey de olmayacak. Yanıma çağırıp, sakince uyarsam ve "olgun"u oynasam o da bir işe yaramayacak. Aslında içimden çizgi filmlerdeki gibi cebimden büyüyerek çıkan tokmağı kafasına indirmek geliyor. Yapabilseydim tepesinde uçuşan yıldızları izlemek zevkli olurdu. Artık daha iyiyim, bu fikir bana iyi geldi. Aklımı kurcalayan şey çoktan değişti. Merak sardı bir anda, insan bu kadar çok nefretle nasıl yaşar? Sonra unuturum belki ama kesinlikle cevaplarını kendi üzerimde aramayacağım türden ve zamanla unutacağım iyi sorulardan biri.
Yaşadığın hayat çağa, kültüre, çevreye göre değişir gibi görünse de bir insan hamurunda ne varsa onu yaşar, yaşatır. İyi de ilişkiler neden düşmanlık üzerine inşa edilir? Kime dönsem sevmez onu. Arkadaşları bile acıdığından görüşür. İğneyi batırdığında onlar da kaçar. Hatta bir kısmı artık çıkarı kalmadığı için terk edip gitti. Güle güle der herhalde, onun da çok umursadığını sanmıyorum. Ne zaman bu hale geldi veya ipini çekmeye ne zaman karar verdi bilmiyorum ama bunu yapmak için beni kullanamayacak. Aklıma bir doğumgünü partisinde sarhoş olup anlattıklarını getirmeye çalışıyorum. Kızgınlığımı en çok bu yatıştırıyor böyle zamanlarda. Karmakarışık, zaman - mekan bağlantısı zayıf hatıralar... Ne çok konuşuruz içince... Hatırlıyor mu bilmem ama ben hatırlıyorum. İlk aşkının ölümünden kardeşinin yurt dışına kaçışı arasında gençliğini atlayıp bir anda büyüdüğünü, onca komik hatıra arasında ekleyivermişti. İlk eşini yatakta birlikteyken yakaladığı o adamı yıllar sonra iş görüşmesinde karşısında bulduğunu söyleyen gözleri ateş saçarken ağzı yırtılacak gibi gülüyordu. Evi soyan hırsızı yakalıyacam diye kırdığı camın sıyrıkları bugün bile alnında çilek üstü gibi nokta nokta parlarken o adamın surat ifadesini taklit ediyordu. Sokakta yediği dayak yüzünden hastanede yattığı 13 günü hatırlamadığını, ama kalkınca duyduğu ilk haberin işinden kovulduğu olduğunu fıkra gibi sunuyordu. Geçmişini anlatıp kahkahalara boğulurken gözlerinde yaşlarla aslında ağlayordu. Anlattıklarını o yarı yaşlı yarı kanlı bakışlarında yaşadığını görmeseydim gerçekliğine asla inanmazdım. Gece biterken buruk ve yerdeki taşları sayar gibi geziniyordu o bakışlar ve bir sarhoşun yarı baygınlığına sığınıp gizleniyordu... Belki bu yüzden kendini sürekli çöküşe götüren bu adamı hep affediyordum. Küçük büyük herşeyde yarattığı infazlarını etrafına ve bana zarar vermeyeceği boyutlarda tutuyordum.
Odadan çıkıp kahve almaya gidiyorum. Hiçbir şey olmamış gibi ve içim bomboş.. Yanından geçerken ister istemez bakıyorum. Boş boş monitöre bakıyor. Bilgisayarının tuşları üzerinde elleri ama kıpırdamıyor. Merak ediyorum neler olup bittiğini ama soramıyorum. Odama döndüğümde oturduğum yerde sadece sessizlik var, göremiyorum onu.
Öğle tatilinden döndüğümde içeride tanımadığım bir sessizlik hakim. Arada fısıltıları dolaşan bir sessizlik... Herkes tam kadro orada ve ben odama yürürken beni izliyorlar. Tamam merak ediyorum ama önce eşyalarımı bırakayım. Derken bir de bakıyorum oda ters yüz olmuş! Masam yan devrilmiş, laptop kitaplığın yanında tuz buz olmuş ekranıyla bana bakıyor. Koltukta masamda bıraktığım kahvelekesi yere düşmüş fincanın ağzındaysa kan var. Sehpa kenarından çatlamış... Daha fazla bakamıyorum, sanki bir film karesine girmişim gibi durduğum odaya. Hışımla çıktığımda "neler oldu burda" dememe kalmadan beni alıp sakinleştirmeye çalışıyorlar. O anda dikkat edince Dayı'nın olmadığını görüyorum. Kalbim fırlayacak gibi, dayanamayıp sövmeye başlıyorum. Ellerim, içim, sesim her yerim titriyor. Bu kaldırabileceğimden çok fazla. Fazla demek az bile. İleri gidemeden anlatmaya başlıyorlar. Birileri gelmiş buraya. İyi giyimli iki adam ve bir kadın. Dayı'yı sormuşlar. Tuvalatten çıkarken görüp bir hışımla odaya çekmişler. Kapı kapanmış, sonra da kıyametin çivisi kopmuş. Bağırışlardan anlaşılmış bir "kız meselesi" olduğu. Adamlar on onbeş dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gitmişler. Dayı üstü başı yırtık alnından kanlar süzülerek atmış kendini dışarı. Bir iki soruyla bizimkiler ağzından laf almaya çalışmış. Susmuş, yüzünü temizleyip çıkıp gitmiş öylece.
Dondum, anlamadım nereye gider, niye gider? ... Kimse bilmiyor. Tek bildikleri Dayı'nın bir daha dönmemek üzere gittiği. Ben biliyorum! Mutsuz bir adam için ileri gitmenin sonu olmadığını. Her fıkranın altından bir hikaye çıktığını. Kızgınlıktan, üzüntüden tüm hayatına su içer gibi zarar verebileceğini. Kendini her cezalandırdığında bunu hak ettiğine bizim bakışlarımızdan ikna olduğunu. Başlangıç noktasını kaybettiğini ve artık bulmayı umursamadığını.
Vaktinde gidiyorum dükkana. Bugün pek önemli bir ziyaretçim var. Aslında onu önemseyen benim. Önemli olmasını istiyorum. Şimdiden önemsersem belki üzerinde taşıyabilir bu görevi diye ümit ediyorum. Hızlı adımlarla ilerliyorum kaldırımda, tüm enerjimle giriyorum içeri. Etrafı kolaçan ederken gözüm eşyaları düzenliyor. Görülmesi gerekenlerle görüntü kalabalığı yapanları ayıklıyorum. Çalışan 3-5 kişi bu enerjiyi pazartesi gününe yakıştıramayınca açıklama yapmak zorunda hissediyorum. Tedbirli ve sakin bir ses tonuyla kısa kısa anlatıyorum misafiri. Gelişinin tesadüf olduğunu fakat ileride çok ekmek çıkacağını... yeni bir iş... yeniden iyi para... Benimle aynı şeyleri hissetmeye ikna ediyorum onları fakat biri hariç... Dayı ortalıkta sakin ve düşünceli dolaşırken gözlerinde zaman zaman yakaladığım hasedi farkediyorum. Bana bakmıyor hiç... ya dışarı ya yere ya da monitöre... Ona bir şey anlatırken, bana cevap verirken, hatta olumlarken bile bakışlarımız buluşmuyor. Halbuki ilk günaydını ondan almıştım her zamanki gibi. Tedirgin oluyorum ama umursayacak vaktim yok. Kapı önünde çay içen komşularla kısa bir sohbet yapıyorum içeriyi unutmak için. Korkudan girmiyorum belki de. Dayı'nın her şeyi mahvetme olasılığı insanlara vermeye çalıştığım motivasyondan sonra görmek istediğim son şey. Dahası bu durum beni de kızdırırsa misafirimi karşılarken kötü görünebilirim. Risk almamayı tercih ediyorum. Bu adam beni hep düşündürüyor: Karşına aldığın insan mı, yanına aldığın mı? İçine dönüp sorduğunda gerçekten hangisini tercih edersin? Faydacılık mı yönlendirir bu tercihi? Yok! en azından bu koşullarda haset 1 - faydacılık 0. Halbuki yenişmeye çalışmadığında bir melek. Neden ve nasıl tutuyor bu damarı anlayamıyorum.
Telefonum çalınca ister istemez dönüyorum içeri. Yolu sorma, emin olma kısmı için iyice teyitleşiyoruz son kez. Yeniden kapının önüne yürürken karşılaşıyoruz. Giyiminden kuşamından düzgün ve beyefendi biri olduğu belli. Yaşı genç biraz ama belli ki işine çok önem veriyor. Selamını getirdiği arkadaşımdan hoşbeş ederken çaylarımızı söylüyorum. Bir şeyler anlatırken gözüm bir yandan da Dayı'da. Bizden uzakta telefonda birileriyle hararetli bir konuşmada. Neyse ki sesi henüz rahatsız edecek kadar yükselmiş değil. Genç beyefendi bana yaptığı araştırmadan bahsetti. Daha önce otomotiv- taze gıda - tekstil.. bir çok konuda danışmanlık yapmıştı. Eski kaynaklar bulmakta güçlük çekiyordu ve ortak arkadaşımız onu bana göndermişti. Kendisi de söyledi tanışmak için mazeret olduğunu.
Biraz daha konuştuktan sonra benden rica ettiği dokümanlara bakmak için kalkıp arkadaki odaya yürüyoruz. Dayı bir anda kapıda beliriyor. Telaşla telefondakine bir şeyler anlatırken son anda gördüğü bana ve beyefendiye çarpmadan teğet geçiyor. Başımdan aşağı kaynadığımı hissediyorum. Adam geride ben önde yürürken çabucak atlatmaya çalışıyorum bu hali. Diğer arkadaşların yanından geçerken herkes güler yüzlü. Zaten herkes masasında işiyle meşgul, ortalık terbiye görmüş bir sessizliğe sahip. Belli ki motivasyon hala bozulmamış misafire karşı. Oturup önümüze bir iki dosya çekiyoruz. Hem konuşup hem incelerken birden kenarda Dayı'yı görüyorum. Kapıdan kimseye bakmadan girip toplantı masasına oturuyor. Ekipten çıt çıkmıyor. Toplantı yapmak için ortalığa laf atar gibi konuşuyor. Bir an donuyorum ama bakmıyorum ona. Sadece stajyer çocukla göz göze geliyorum. Ne acı! Gencecik çocuk bile anladı Dayı'nın yapmaya çalıştığını da o benim anlamayacağımı umuyor. Umjuyor, neden umsun. Önemsenmek duygusu itiyor onu buna. Yoksa yeni işler getiren hep ben olacağım korkusu... işini kaybetme korkusu... Histerik bir akıntının içinde olduğu kesin. Sinirlerime hakim olmak zorundayım, en azından onunla yalnız kalana kadar. Tekrardan masadakilere çeviriyorum kafamı. İkimizde elimizdeki dokümanları dikkatle okuyoruz. Aklım hala Dayı'da. Sesi bi yerde yok oldu, baktım kalkıp gitmiş. Sanki beni dener gibi... peki ben şimdi müsaade istesem misafirimden, onu odama çeksem, bağırsam çağırsam neye yarayacak? Değişmez ki bu adam! Ya git demem lazım ya da çekmem lazım bir ömür boyu. Hiç niyetli değilim çekmeye ama onu kaybetmek de istemiyorum. Hangisi? Atmalı mı?
1 saat daha dokümanları inceledikten sonra bulduklarından memnun kalmış misafirimi gönderiyorum "bir daha görüşmek üzere"lerle. O gittikten sonra vücudumu yeni bir gerginlik alıyor. Üzerime giydiğim sakin olma durumunu daha ne kadar devam ettireceğimi bilemeden odama yöneliyorum. Ardımda hissettiğim birkaç göz masa arkasından takip ediyor olup biteni. Asıl şimdi ne yapacağımı daha çok merak ediyorlar. Kapıyı kapatmadan oturuyorum masama. Kapatırsam zayıf olduğumu düşünecekler, beni öyle addedecekler. Bir an neden bunu umursadığımı düşünüp kendime kızsam da kapatmıyorum kapıyı. Yenik hissetmek istemiyorum Dayı'ya karşı. Hatta ilk defa bunu yapabildiğimi farkediyorum. Biliyorum kızsam ona kimse bana haksızsın demeyecek, ama bu yeni bir şey de olmayacak. Yanıma çağırıp, sakince uyarsam ve "olgun"u oynasam o da bir işe yaramayacak. Aslında içimden çizgi filmlerdeki gibi cebimden büyüyerek çıkan tokmağı kafasına indirmek geliyor. Yapabilseydim tepesinde uçuşan yıldızları izlemek zevkli olurdu. Artık daha iyiyim, bu fikir bana iyi geldi. Aklımı kurcalayan şey çoktan değişti. Merak sardı bir anda, insan bu kadar çok nefretle nasıl yaşar? Sonra unuturum belki ama kesinlikle cevaplarını kendi üzerimde aramayacağım türden ve zamanla unutacağım iyi sorulardan biri.
Yaşadığın hayat çağa, kültüre, çevreye göre değişir gibi görünse de bir insan hamurunda ne varsa onu yaşar, yaşatır. İyi de ilişkiler neden düşmanlık üzerine inşa edilir? Kime dönsem sevmez onu. Arkadaşları bile acıdığından görüşür. İğneyi batırdığında onlar da kaçar. Hatta bir kısmı artık çıkarı kalmadığı için terk edip gitti. Güle güle der herhalde, onun da çok umursadığını sanmıyorum. Ne zaman bu hale geldi veya ipini çekmeye ne zaman karar verdi bilmiyorum ama bunu yapmak için beni kullanamayacak. Aklıma bir doğumgünü partisinde sarhoş olup anlattıklarını getirmeye çalışıyorum. Kızgınlığımı en çok bu yatıştırıyor böyle zamanlarda. Karmakarışık, zaman - mekan bağlantısı zayıf hatıralar... Ne çok konuşuruz içince... Hatırlıyor mu bilmem ama ben hatırlıyorum. İlk aşkının ölümünden kardeşinin yurt dışına kaçışı arasında gençliğini atlayıp bir anda büyüdüğünü, onca komik hatıra arasında ekleyivermişti. İlk eşini yatakta birlikteyken yakaladığı o adamı yıllar sonra iş görüşmesinde karşısında bulduğunu söyleyen gözleri ateş saçarken ağzı yırtılacak gibi gülüyordu. Evi soyan hırsızı yakalıyacam diye kırdığı camın sıyrıkları bugün bile alnında çilek üstü gibi nokta nokta parlarken o adamın surat ifadesini taklit ediyordu. Sokakta yediği dayak yüzünden hastanede yattığı 13 günü hatırlamadığını, ama kalkınca duyduğu ilk haberin işinden kovulduğu olduğunu fıkra gibi sunuyordu. Geçmişini anlatıp kahkahalara boğulurken gözlerinde yaşlarla aslında ağlayordu. Anlattıklarını o yarı yaşlı yarı kanlı bakışlarında yaşadığını görmeseydim gerçekliğine asla inanmazdım. Gece biterken buruk ve yerdeki taşları sayar gibi geziniyordu o bakışlar ve bir sarhoşun yarı baygınlığına sığınıp gizleniyordu... Belki bu yüzden kendini sürekli çöküşe götüren bu adamı hep affediyordum. Küçük büyük herşeyde yarattığı infazlarını etrafına ve bana zarar vermeyeceği boyutlarda tutuyordum.
Odadan çıkıp kahve almaya gidiyorum. Hiçbir şey olmamış gibi ve içim bomboş.. Yanından geçerken ister istemez bakıyorum. Boş boş monitöre bakıyor. Bilgisayarının tuşları üzerinde elleri ama kıpırdamıyor. Merak ediyorum neler olup bittiğini ama soramıyorum. Odama döndüğümde oturduğum yerde sadece sessizlik var, göremiyorum onu.
Öğle tatilinden döndüğümde içeride tanımadığım bir sessizlik hakim. Arada fısıltıları dolaşan bir sessizlik... Herkes tam kadro orada ve ben odama yürürken beni izliyorlar. Tamam merak ediyorum ama önce eşyalarımı bırakayım. Derken bir de bakıyorum oda ters yüz olmuş! Masam yan devrilmiş, laptop kitaplığın yanında tuz buz olmuş ekranıyla bana bakıyor. Koltukta masamda bıraktığım kahvelekesi yere düşmüş fincanın ağzındaysa kan var. Sehpa kenarından çatlamış... Daha fazla bakamıyorum, sanki bir film karesine girmişim gibi durduğum odaya. Hışımla çıktığımda "neler oldu burda" dememe kalmadan beni alıp sakinleştirmeye çalışıyorlar. O anda dikkat edince Dayı'nın olmadığını görüyorum. Kalbim fırlayacak gibi, dayanamayıp sövmeye başlıyorum. Ellerim, içim, sesim her yerim titriyor. Bu kaldırabileceğimden çok fazla. Fazla demek az bile. İleri gidemeden anlatmaya başlıyorlar. Birileri gelmiş buraya. İyi giyimli iki adam ve bir kadın. Dayı'yı sormuşlar. Tuvalatten çıkarken görüp bir hışımla odaya çekmişler. Kapı kapanmış, sonra da kıyametin çivisi kopmuş. Bağırışlardan anlaşılmış bir "kız meselesi" olduğu. Adamlar on onbeş dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gitmişler. Dayı üstü başı yırtık alnından kanlar süzülerek atmış kendini dışarı. Bir iki soruyla bizimkiler ağzından laf almaya çalışmış. Susmuş, yüzünü temizleyip çıkıp gitmiş öylece.
Dondum, anlamadım nereye gider, niye gider? ... Kimse bilmiyor. Tek bildikleri Dayı'nın bir daha dönmemek üzere gittiği. Ben biliyorum! Mutsuz bir adam için ileri gitmenin sonu olmadığını. Her fıkranın altından bir hikaye çıktığını. Kızgınlıktan, üzüntüden tüm hayatına su içer gibi zarar verebileceğini. Kendini her cezalandırdığında bunu hak ettiğine bizim bakışlarımızdan ikna olduğunu. Başlangıç noktasını kaybettiğini ve artık bulmayı umursamadığını.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
